sosyal anksiyete bozukluğu


İnsan psikolojisi, işin asıl profesyonel uzmanlarından ziyade genel olarak bu alanda herhangi bir eğitimi olmayan amatör psikologlar (halk) arasında büyük rağbet gören bir bilimdir. Bu sebeple hemen herkes kendi aklı, zekâsı, deneyimleri, sağduyusu nispetinde karşısındaki bireye ahkâm kesercesine hastalık teşhisi koymaya bayılır. Birine bir sorununuzu anlattığınızda otomatikman o kişinin gözünde siz bir ruh hastası olmak zorundasınızdır. Ya da bir olay veya durum karşısında olağan dışı hareketler sergilediğinizde veya tepkiler verdiğinizde yahut istemsizce panik olduğunuzda da durum değişmez.

Aslında anlaşılamayan şey şudur: İnsan doğası neden hep sorunun tam karşıdaki kişide olduğunu düşünme eğilimindedir? Burada hastalık gözümüzün önündedir aslında. Yani tüm ruhsal hastalıklardan evvel çözülmesi gereken ilk hastalık bu bence: kişinin hep kendi kusursuzluğuna inanmasıdır. Felsefi anlamda nedensellik akımını benimsemiş biri olarak ben, karşıdan size doğru söylenen ve söylenebilecek her sözün yahut yine size doğru yönlenen olası ya da olağan dışı her davranışın veya oluşun bir neden dâhilinde vuku bulacağına inanmaktayım.

Çevrenizde anormal olarak nitelediğiniz insanlara, uzmanlığınız olsun veya olmasın, ruh hastası teşhisi koymazdan evvel dönüp kendi kendinize kendinizi ruhsal açıdan bir sağlamlık testine tabi tuttuğunuz ya da içe bakış yapmayı denediğiniz oldu mu hiç acaba? Tüm normal veya anormal kabul edilen iş ve oluşların veya tepkilerin domino etkisi yahut sarkaç misali gerçekleştiği veya gerçekleşebileceği daha makul, akla daha yatkın değil midir sizce de? Kimse psikopat veya sosyopat doğmaz ya da doğuştan ruhsal olarak hastalıklı gelmez bu dünyaya. Bilindiği üzere tüm ruhsal hastalıklar sonradan çevresel olarak edinilmektedir.

Yani ruh hastalığı teşhisi konduysa bir X kişiye, önceden sapasağlam olan bu X kişiyi hangi ruh hastası olarak tanımlanan Y, Z, T kişi/kişiler ve/veya Y, Z, T anormal tanımlanan olay/olaylar bu hale getirdi, önce buna bir bakmak lazım. Hadi onu da geçtim. Bu tanılama kime göre, neye göre yapılıyor? Eşit olarak yaratılan iki insanın birbirlerini normal-anormal olarak sınıflandırması, bölüntülü skala üzerinde yukarıda veya aşağıda derecelendirmesi kadar saçma bir şey olabilir mi?

Aynı şey, daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere, zekâ testleri için yahut kişisel değerlendirme testleri için de geçerlidir. Ya hu, insanüstü bir zekâya veya guru kabul edilebilecek düzeyde bir kişisel aynı zamanda etik olgunluk düzeyine sahip değilsen, benim zekâmı yahut kişiliğimi, ahlakımı derecelendirmek bir kalıba yerleştirmek senin ne haddine be bre gafil ahmak? Ya da normal-anormal tanısı koymak veya ruhsal açıdan acınası bir halde olduğumu, tedaviye, düzeltilmeye ihtiyacım olduğunu düşünmek, bunu açıkça beyan etmek ve daha da ileri giderek bunu resmî olarak belgelemek?

Ancak benim şu an yaptığım bu başkaldırı benzeri duruma da tıp dünyası kendine özgü bir çözüm bulmuş durumda ne yazık ki. O da psikotik veya nevrotik kavramları ile elbette. Başkaldırıda bulunmayıp hastalığı kuzu kuzu kabul eden ılımlı kişiliğe nevrotik vaka; benim gibi başkaldırıda bulunan, hastalığı kabul etmeyen aykırı kişilikleri ise umutsuz vaka manasında psikotik vaka olarak niteleyip işin içinden çıkmıştır. (Yani benim durumum daha vahim, daha ağır hasta oluyorum şu durumda.) Ne münasebet! Maalesef ki o da sizin kuruntunuz. Yani sizin düşünce yapınıza göre bizler her durumda ruh hastası olmak zorundayız. Bunun başka çıkar yolu yok.

(Gerçi bir bakıma da doğru.) Şu gerçeği insanların geneli kabul etmeli, işte o vakit ortada sorun falan da kalmaz. O gerçek ise şudur: Aslında günümüz dünyasında hemen herkes ruhsal açıdan irili ufaklı şekillerde birer hasta. Yani ruhsal açıdan sağlıklı olan hiç kimse yok.

Her neyse, gelelim konu başlığında da belirttiğim üzere sosyal anksiyete bozukluğuna: Ehliyetlerin yenilendiği bir vakitti. Herkes gibi elbette ben de yenilemek için müracaat ettim. İstenen şartlardan biri de bağlı bulunulan aile hekimliğinden basit bir sağlık raporu almak idi. Bilirsiniz, yerel sağlık kurumlarında süreç olması gerekenden çok daha hızlı yürür. Ama maalesef ki bende öyle işlemedi.

Normal şartlarda insanların aile hekimlerinin önünde gayet lakayt şekilde kıçlarını kaşıyarak rahatlıkla alabildikleri bu kâğıt parçasını (sağlık raporu) alabilmek için bin dereden su getirmek veya kırk takla atmak zorunda kaldım. Vakti zamanında beni heyecanlı gibi ya da çocukluktan bu yana diğer insanlara nazaran sanki hızlı çekimde hareket ediyormuş gibi gösteren beden hareketlerimi (hiperaktivite miyim neyim artık bende bilmiyorum) yavaşlatması ve beni daha sakin, daha kararlı bir hale sokması için bir çözüm yolu aramış, eski bir arkadaşımdan bir ilaç önerisi almıştım. (İlacın ismini burada yazmak doğru olmaz.)

Önerilen bu ilacı internette araştırdım. En zararsız yatıştırıcı olduğuna dair yorumları da okuduktan sonra, tamamıyla kendi kafama göre bunun en düşük dozu olan 5 mg’lığını bir önceki bayan aile hekimime tamamen kendi ihtiyarı kararım ve isteğim ile birkaç kutu rica ile yazdırmış idim. Aman Allah’ım, yazdırmaz olaydım. Bunun bir sonraki bayan aile hekimimden sağlık raporu talep ederken karşıma çıkarılacağını ve bana bu denli sorun çıkaracağını nereden bilebilirdim ki neticede?

(İşin en kötü tarafı, yazdırdığım ve aldığım bu ilaçları neredeyse hiç kullanmadım ve neredeyse hepsi de çöpe gitti. Kullandığım doz da bana gözle görünür herhangi bir etki yapmadı; doz çok minik çünkü.) Uzatmayayım, bilirsiniz normalde basitçe halledilebilecek işler sıra size geldiğinde zor, karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getirilince ister istemez öfkenizi kontrol edemezsiniz. Sesinizi yükseltir, ağzınızı açar, tükürükler saça saça derdinizi anlatmaya çalışırsınız.

Üstüne üstlük bu sinirli hale bahsettiğim aşırı hızlı jest ve mimiklerim de dâhil olunca ortaya beyin özürlü bir ruh hastasının kendini ifade etmeye çalışması gibi saçma salak bir görüntü çıkmakta. Bu vesileyle normalde basitçe alınabilen bu sağlık raporunu almak artık benim için imkânsızmış hissine kapılıp aşırı kaygılı, ümitsiz bir halde anksiyete bozukluğu belirtileri göstermeye başlamam oldukça doğal idi. (Aksi gibi bu ilaç da bir anti-anksiyete ilacıymış.)

O an herhangi bir alanda uzmanlığı dahi olmayan bu çiçeği burnunda küstah pratisyen hekim bayanın sessizlik içerisinde beni anlamaya çalışırken, dahası garip garip suratıma bakışından edindiği tek fikir benim bir deli olduğum, deli gömleği giydirilerek acilen ruh ve sinir hastalıkları hastanesine kapatılmam gerektiğine dair bir hissiyattı. Yanıltmadı da elbette. Tek bir cümle döküldü dilinden: “Sende anksiyete var sanırım.”

(O ne ya? Anksiyete ne dedim içimden. O bunu söyleyene kadar bu rahatsızlığın kendisinden dahi haberim yoktu. Sonradan anladım ki ilaç anti-anksiyete ilacı olunca ve sergilediğim anksiyete benzeri tavırlar ile bana koyduğu teşhisinde anksiyete bozukluğu olması gayet doğal oluyor.) Hah dedim, işte yıllardır aradığım, bir türlü bulamadığım tanı bu idi.

(O bunu söylerken gözlerim ilk olarak bu genç, güzel, sempatik bayanın sol elinin yüzük parmağında bulunan ve ışıl ışıl parlayan klasik alyansına, sonrasında ise hayatından memnun olduğu çok belli olan, genel halinden mutlu bir evliliği ve kendince ideal ruh eşi olarak addettiği bir kocası olduğunu tahmin ettiğim güleç suratına takıldı. Olan var, olmayan var. Haliyle neredeyse kırk yaşına gelmiş, hâlâ aradığı ideal ruh eşini bulamamış mutsuz bir bekâr olarak dilimin ucuna şu cümle geldi de geri yuttum: “Hanım, hanım, senin o parmağına o yüzüğü takan, normal olarak addettiğin ve çok sevdiğini sandığın adamdan dahi ruhsal açıdan daha normalimdir ben emin ol ama sen bunu kavrayabilecek bilişsel düzeyden oldukça uzaktasın maalesef.”)

Evet, bir pratisyen hekim, uzmanlık alanı bile olmayan bir alanda psikolojimi allak bullak edecek, sinirlerimi tavan yaptıracak bir teşhis koyuyordu bana. (Üstelik tamamen keyfi ve başka maksat ile yazdırdığım en düşük dozda bir anti-anksiyete ilacı yüzünden.) Küstahlığın daniskası. Ama elbette ki ortalığı dağıtmadım. Mevcut sinirimi yuttum ve odadan şaşkınlıkla, sakince ve medenice çıkıverdim.

İşe bak ki basit bir sağlık raporu almaya giderken neredeyse ruh hastası çıkartıyordu bu mübarek insan beni. (Tahayyül edin: deli gömleği giydirilmiş şekilde iki hasta bakıcı kollarıma girmiş, hastanenin koridorlarında çeke çeke beni odama götürüyorlar. Ben de bir yandan bağırıyorum: “Bırakın beni, deli değilim ben, deli olan o doktor.” 😆 ) – Aman Allah göstermesin – Tüm pratisyenlerden özel talebimdir: Lütfen kimseye anlamadan, dinlemeden teşhis koymayınız.

Not: Sonucu merak ediyor olabilirsiniz. En sonunda yazıp verdi elime raporu. Ama şunu da ekledi: “Bu seferlik veriyorum, ancak bir dahaki sefere gelirsen seni heyete yönlendiririm. Tepeden tırnağa seni komple bir kontrol etsinler.” (Şeytan diyor ki al o onaylı kâğıdı, sonra da ağzının ortasına çarp. 😎 ) Muhtemelen benim bir ruh hastası olduğuma dair kendisini saplantılı düzeyde inandırmış. Lakin benim de bir teşhisim var artık: Bu kadıncağız çok büyük olasılıkla bir paranoyak. 😉


  16 Ocak 2026  |


içerik yazarı:   admin (yazar profili)

içerik yayın tarihi:   12 Aralık 2021

bu içerik ilgini çekti mi?

3 / 0


0 0 Oy-lar
Article Rating
Abone ol!
Bildir:  
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle