okudu yahut okumadı meselesi


Hayatımın büyük bir kısmı, özellikle de çocukluğum ve ergenliğim, okumam gerektiğini, adam olmam için bunun şart olduğunu düşünmekle geçti. Gözümün önünde okuyup adam olduğuna inandığım, tüm gelişimini bizzat müşahede ettiğim ve başarılı bir mühendis olan sevgili dayıcığıma ettiğim gıpta ile büyüdüm. Bundan sonraki süreç ise maalesef ki bunun ne kadar saçma bir eylem olduğu ve böyle bir eyleme saplanıp kalmakla ne büyük hata ettiğimi düşünerek geçip gitmekte.

Okumamın, tahsil elde etmemin öylesine elzem olduğunu düşünmüştüm ki sanki buna muktedir olamaz isem her zaman kendimi eksik hissedecekmişim, asla tamam olamayacakmışım gibi geliyordu. O yüzden mutlaka okumalıydım, tıpkı onun (dayım) gibi olmalıydım. Hatta daha iyisi. Bu vesile ile ben de herkes gibi o meşhur üniversite seçme sınavlarına katıldım ve ekseriyetle de başaramadım. Defalarca başlangıç kabinine bir at gibi girip, kapılar açıldığında mızmızlanıp kabinden çıkamadığım, arkalarda kaldığım da çok olmuştur.

Kurguladığım hayallerim ile mevcut gerçeklerimin oldukça zıt olması hasebiyle ve üstelik karşılaştığı tüm olaylar karşısında son derece soğukkanlı olan dayımın “Olsun oğlum. Herkes okuyacak diye bir kaide yok.” şeklindeki züğürt tesellisini de kendime asla yediremeyip “Seneye kesin olacak.” diyerekten elmas kıymetindeki o mühim zamanı ehemmiyetsiz hale getirdim. Neticede kapasitemin yetersizliğinden mütevellit sonunda pes edip elde ettiğim öyle hiç de ön sıralarda olmayan, baya baya arka sıralardaki önemsiz derecemle yetinmek zorunda kaldım.

Hiç düşünmediğim, aklımda bile olmayan bir bölümü mecburen ve isteksizce güç bela okudum. Dayım gibi ben de mühendis oldum. Ama sorun şu ki ve maalesef ki hâlen bir şeyler eksik. Henüz anlamadım niye bir türlü tamam hissedemiyorum? Neyi yanlış yapmış olabilirim? Tamam, onun gibi yüksek derece alamadım. Onun gibi de (aslında bende hiç var olmamış olan sözde mevcut üstün zekâmı) cümle insana karşı tescilleyemedim. Ama okudum. Hem mesele de bu değil miydi?

Oysaki dayımın kişisel ve sosyoekonomik gelişim grafiğinin evveliyatı ile son hali arasındaki pozitif manadaki uçurum beni her zaman hayrete düşürmüştür. Ama artık biliyorum ki okumakla adam olunmuyormuş her zaman. Yani bende işe yaramadı. Pek çok insan için kıymet verilen ve bir işe yarayan o diploma benim için oldu maalesef bir tuvalet kâğıdı. Gelişim grafiğim hâlâ sabit çizgide.

Belki de sırf saplantı düzeyindeki özentim sebebiyle üzerime asla oturmayacak bir elbiseyi kendime yakıştırıp oldurtmaya çalıştım. Belki de iş şanstan, talihten, kısmetten ziyade tamamıyla genetiktir. Belki de ebeveynlerimizin tamamının yahut onlardan sadece birinin karakter ve olgunluk düzeyine göre belirleniyor tüm gidişatımız. Toplumda sivrilecek miyiz? Yoksa yerin dibine mi geçeceğiz? Ya da benim durumum gibi ne olacak ne ölecek şekilde yerlerimizde mi sayacağız?

Tüm bunlar kendi irademiz dışındaki yüce bir iradenin (O’nun) daha biz doğmadan (doğmak da değil daha yaratılmadan) evvel verdiği hükümle çok önceden karara bağlanmış da olabilir. Bunun gerçek sebebini bulmak isterdim inanın. Ama umudum o ki benim için henüz zamanı gelmemiş de olabilir. Alımlı çalımlı bir kuğuya dönüşecek çirkin ördek yavrusu misali yahut kelebek olma yolundaki kurtçuğun serüveni. Sonu böyle mutlu biten her şeye razıyım. Umut işte. Ne derler bilirsiniz: “Umut fakirin ekmeği.”


  17 Ocak 2026  |


içerik yazarı:   admin (yazar profili)

içerik yayın tarihi:   11 Eylül 2021

bu içerik ilgini çekti mi?

2 / 0


0 0 Oy-lar
Article Rating
Abone ol!
Bildir:  
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle