Günümüz toplumunun en büyük sorunu bu olsa gerek diye düşünüyorum. Yabancılaşmak. Bilemiyorum. Otuz dokuz yaşındayım. Kırk yaşımı devirmeme ramak kaldı. Ancak yine de, eski zamanları düşünmekten bir türlü kendimi alamıyorum. İnsanımızın her şeyi bilmediği, yahut bildiğini sanmadığı, her şeyden anlamadığı, yahut anladığını sanmadığı, internetin, bırakın interneti, bilgisayarın dahi olmadığı, telefonun bile lüks olduğu zamanlar.
Cehaletten kaynaklı saflığın hâkim olduğu, her şeyin kentsel değil de daha kırsal olduğu zamanlar. Evet, doğumum, çocukluğum, ergenliğim, gençliğim kısacası tüm zamanım bu şehirde yani İstanbul’da geçmesine rağmen yine de her daim kırsaldım ben. Bulunduğumuz mahallede sokaklarımız o zamanlar çamur çorak içerisindeydi. Alabildiğine geniş, çocukların halı sahaya gereksinim duymaksızın top koşturacağı düzeyde çayır çimen araziler mevcuttu.
Suyun ekseriyetle kesik olduğu, bu nedenle kullanım sularımızı civardaki su kuyularından çamurlara bata çıka taşımak zorunda kalan annelerimiz, alt-üst yapıları ya da drenaj sistemleri olmadığından dolduklarında buram buram lağım kokan fosseptik çukurlarımız, bu sebeple evlerimizi belirli periyotlar ile ziyaret eden belediyenin açık mavi renkli vidanjör kamyonları, otomobilden ziyade at arabalarının (özellikle de zerzevatçılar, sütçüler) arşınladığı sokaklarımız…
Babalarımızın evden gitmesini gözleyen ve anacağızlarımıza senet sepetle ürün satmaya çalışan pazarlamacı müsveddeleri ve onların içleri tıka basa çeyiz ve hediyelik eşya ile dolu kamyonetleri. Elektriğin ekseriyetle kesik olduğu, bu sebeple pek çoğumuzun bakkallardan muhakkak surette mum temin etmek zorunda olduğumuz zamanlar. Güneşimizin sanki nispeten daha genç olduğu, bu sebeple daha parlak doğduğu, havamızın daha taze, daha güzel koktuğu zamanlar.
Kış için yaklaşık bir buçuk ton odun kömürü kapı önünden evimizin bodrumuna kırıp taşımak zorunda kaldığımız ve sırf bu yüzden oluşan karbon monoksit yüklü, sisli, siyah beyaz solumakta güçlük çektiğimiz puslu kış havamız. Bisikletlerin ateş pahası olduğu, fakat yine de “Söz sana bisiklet alacağım.” diyerek bizleri avutan, umut veren akşamları kaldırıma oturtup bisiklet ile gelir belki umuduyla yollarını gözleten babalarımız…
Birbirlerinin zor zamanlarda yanında olmayı görev bilen, darda yoklukta kendisi de darda olsa bile ve bitmek bilmeyen devalüasyona rağmen Türk lirası olarak borç verebilen babayiğit yürekli komşularımız. Evet. Benim gibi kırsalda yetişen ve yokluğu bizzat yaşayan benim kuşağım bu zamanları hatırlamakta eminim zorlanmayacaklardır.
Tüm bunlara bakarak yokluk içerisinde geçen milletçe genel ahvalimizi veya kendi öz hatıratımı anlattığımı düşünebilirsiniz. Hayır. Demek istediğim o zamanlar bizler sadece mutluyduk. Çünkü samimiyet, komşuluk ve komşular arası münasebetlerin yoğunluk düzeyi had safhadaydı. Yahut henüz günümüzdeki kadar zayıflayarak dejenere olmamış, kopma noktasına gelmemiş veya kopmamıştı.
Bizler ta o zamanlar soğuk duruşu, fertlerin birbirlerine koydukları sosyal mesafeyi diğer bir anlamda insanın robotlaşmış halini yakinen görmesek bile anlatılanlar dolayısıyla almancı akraba ve köylülerimiz vasıtasıyla batı âleminden sadece duymuştuk. Bir dönem pek çok kişi tarafından yadırganan bu serin duruş hali sebebiyle Türk olduğumuza yüz binlerce kez şükreder olmuştuk. Çünkü biz kendimizi her daim samimi bir toplum olarak bildik.
Şimdi ise trajikomik biçimde tıpkı onlar gibi olduk. Gerçi buna pek de şaşırmamak gerek. Yüzümüzü kayıtsız şartsız batıya doğru çevirmiş bir ülke olarak batıya dair her ne var ise, gerekli gereksiz ayırımı yapmaksızın olduğu gibi kopyaladık. Teknik anlamda da dışa açılmalar ile ve öyle sanıyorum ki bilgisayar ve internet sayesinde de çok şey öğrendik.
Ekonomik durumumuzun iyileşmesi ile de artık kırsal kesim hiçbirimizi kesmemeye başladı. Cep telefonlarımızdan başımızı kaldıramaz olduk. İnsanlar birbirlerine saygı ve sevgi göstermeyi unutup kalan kısıtlı miktardaki sevgilerini de sokaklardaki kedi ve köpeklere aktarmaya, onlarla gülmeye, onlarla ağlamaya başladılar. Kendi türümüzü canavar belledik ve kendi türümüze düşman oluverdik.
Çünkü sahip olduğumuz durdurulamaz benliğimiz öylesine şişti, öylesine büyüdü ki, artık insanoğlu elinden, dilinden, belinden her daim zarar görülecek bir varlık olarak kabul edildi. Bir de üstüne bu corona mikrobu belası. Kıyamet alameti gibi çöktü üstümüze. Zaten korumak için azami gayret sarf ettiğimiz sosyal mesafemizi bu hastalık sayesinde iyice genişletmek zorunda kaldık.
Şimdi soruyorum sizlere: Tüm bu anlatılanlar ışığında artık sosyal bir varlık olduğunu hâlâ düşünenler var mıdır? Elbette ki bu gerçeği görmezden gelmek isteyenler veya kendini kandırmaktan hoşlananlar müstesna.
17 Ocak 2026 |
içerik yazarı: admin (yazar profili)
içerik yayın tarihi: 29 Haziran 2021
bu içerik ilgini çekti mi?
4 / 1
#corona #geçmiş #internet #kırsal yaşam #komşuluk #toplum #yabancılaşma