Kuran-ı Kerim tahlilleri (A’raf Suresi)


Bu sure Mekke’de nazil olmuştur. 206 ayettir. A’raf, cennet ve cehennem ehli arasında yüksekçe bir yerde bulunan insanlardan söz ettiği için (46. ve 48. ayetler) sureye bu isim verilmiştir.

Allah, Lut Peygamberin kavmini gece, Şuayb Peygamberin kavmini ise gündüz helak etmiştir. Azap geldiğinde azaba düçar olanların o esnada hep bir ağızdan itirafları şu olacaktır: “Biz zalim kişiler imişiz.”

Ümmetlere peygambere uyup uymadıkları, peygamberlere de hesap günü tebliğ vazifesini ifa edip etmedikleri kendilerinden sorulacaktır. İblis, büyüklenmesi neticesinde Allah’ın huzurunda bulunduğu makamından düşürülmüştür ve buna mukabil insanların ön, arka, sağ ve sollarından kendilerine sokularak onları şükretmekten alıkoyacağına dair and içmiştir.

Allah, ona kıyamete kadar yaşama ve insanları doğru yoldan saptırma fırsatı vermiştir. Buradan hareketle Allah’a şükretmenin (yani Elhamdülillah demenin) en tabi kulluk nişanesi ile boyun eğmek manasına geldiği, dolayısıyla kibri kırmanın en has yolu olduğu anlaşılır.

İblis, yalan yere yemin edenlerin ilkidir. Cennette bile yalan yere yemin etmekten çekinmemiştir. Bu nedenle yalan yere yemin etmek, yalancı şahitlik veyahut yalanın kendisi Allah katında büyük günahlardandır.

İnsanın süslü cümleler, yeminler ile kolay aldatılabileceği ve belli bir zaman geçmesi ile kolaylıkla dostunu düşmanını unutabileceği bu surede işaret edilmiştir.

Dünyanın nimetlerinden faydalanma ve geçici şekilde izzet elde edip şereflenmek karşısında, adına takva denilen Allah’tan en çok korkma, emirlerine uyma ve yasaklarından sakınma hususundaki izzet ve şereflenmenin daha hayırlı ve ebedi olduğu anlatılmıştır.

Şeytan, aslı cinlerden olmakla beraber, cinlerin kamil mümin olanlarından belirgin şekilde farklıdırlar. Onlar, insanların göremeyecekleri şekilde insanları görür ve de onlara yaklaşırlar. Surede buna işaret edilmiş ve insanlara ikazda bulunulmuştur. Bu ikaz, Adem babamız ve Havva validemiz gibi aldatılmamak, oyuna gelmemek hususundadır.

Allah hakkında bilinmeyenleri söylemek, O’na iftira etmek demektir. İlkin kalbe düşen, henüz hazmedilmemiş bir düşünce, önce nedamet ve taatle temizlenmiş olan kalpten ve sonra da ilim ile doldurulmuş olan bir zihnin süzgecinden geçirilmeden katiyetle dışarı vurulmamalıdır.

Adaleti gözetmek Allah tarafından bir emirdir. İnsanlar iki gruba ayrılmıştır: Biri, inanan, boyun eğen, teslimiyet içerisinde hidayet bulanlar; diğeri ise sapkınlık içerisinde olan, teslimiyetten uzak, boyun eğişi hazmedemeyen, bir kibirlenme ile doğru zannettiği yolunda kararlı şekilde ilerleyenlerdir.

Sapkınlık içerisinde olduğu belirtilen bu zümrenin bu ilerleyişlerini kendilerinin doğru zannettikleri, Allah tarafından işaret edilmiştir. Ancak burada Allah, hidayet bulan o grubu özel olarak kayırmamış, sapkınlık içerisinde olan grubu da özellikle sapkınlığa sevk etmemiştir. Sadece onları kendi hallerine bırakmıştır. Sonuçta özgür irade tecelli etmiş, hidayet bulmak isteyen Rabbinin yardım etmesiyle hidayet bulmuş, sapkınlık ve başkaldırı dileyen de şeytanın yardımıyla sapkınlığı bulmuştur.

Ruhsat verilmeyenler dışında (domuz eti-kan) yeme içmenin helal, israfın haram olduğuna işaret edilmiştir ve insanın avret mahalini örtmesinin farz olmasına mukabil, ibadet esnasında olabildiğince imkan ölçüsünde, yine israf, şatafat ve gösterişe kaçmadan, temiz, güzel elbiseler giymesinin de sünnet olduğu belirtilmiştir.

Fatiha suresinde bulunan Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatlarının bir açıklaması olması hasebiyle, Allah, süsü ve temiz olan rızıkları kesinlikle haram kılmamıştır.

Dünyadaki tüm güzelliklerin esas itibarıyla Allah’ın kendisine inanan ve şükreden mümin kullarına yaraşmakta olduğunu, fakat bu güzelliklerin dünyada kendisine boyun eğen veya yüz çeviren fark etmeksizin yarattığı tüm kullarına sunulduğu, ahirette ise tüm güzelliklerin ve izzet-i ikramların özellikle yalnız ve ancak müminlere sunulacağı belirtilmiştir.

Allah, aleni veya gizli olarak işlenen küçük, büyük bütün günahları, bid’atleri (yani dinde olmayan şeyleri dine ekleme), kendisine şirk koşulmasını (ortaklık isnat edilmesini) ve Allah hakkında bilinmeyenleri söylemeyi haram kılmıştır.

Milletlerin ve devletlerin de tıpkı ferdi şekilde insanlar gibi tayin edilmiş ecelleri vardır. Eceli gelen millet veya devlet, eceli geldiği an itibariyle zail olur, yani zamanı geldiğinde o milletler ve o devletler iptal olup ortadan kalkarlar.

Devletlerin fani bekalarının süresi de tıpkı ruh ve beden sağlığı ile alakadar olan bir insanın ömrünün uzun veya olmayan bir insanın ömrünün de kısa olması gibi, bekaları maddi (askeri ve ekonomik güçleri), manevi (ve ananevi değerlerine bağlılık) yapılarının sağlamlıklarıyla orantılıdır. Ancak her millet ve devlet için fani oluş kat’idir. Dolayısıyla sağlamlık düzeyi fark etmeksizin çözülme ve yok oluş, kurulan her düzen için kaçınılmazdır.

Sure, herkesin bu yüce kitapta belirtilen nasibi eksiksiz alacağını, yani elçilerin tebliğine uyanların felah bulacaklarını, korku ve üzülmekten uzak olacaklarını, çağrıya uymayıp bildirilmiş olan emir ve yasakları yalanlayarak kibirlenenlerin, hülasa Allah’a ettikleri iftiranın ve onun indirdiği ayetleri yalanlayanların ise zalim olduklarını, kendilerine sunulacak olan ateş azabını tastamam ve ebedi şekilde alacaklarını, bu olmadan evvel canları alınırken kendilerinin yapıp ettikleri küfürü (isyanı) bileceklerini ve buna şahit olacaklarını bildirmektedir.

Sapkınlığı seçen, zulümat ehlinin iki grup olduğu ve her iki gruba da cehennemde iki kat azap olacağı bildirilmiştir. Bu gruplar, kendilerine uyulan önderler ve bu önderlere uyan sözde müridlerdir. Burada iki kat azabın gerekçesi de şudur: Sapkınlığa dalmış önderlerin hem kendi küfürleri sebebiyle bir kat, hem de kendilerinin izinden gelen sözde müridleri saptırmaları sebebiyle bir kat olmak üzere iki kat azap edilecek olmasıdır.

Aksi şekilde, sözde müridler için ise hem kendi küfürleri sebebiyle bir kat, hem de küfür ehli önderleri takip etmelerinden ötürü bir kat olmak üzere, neticede onlar da iki kat azap göreceklerdir.

Kibir ve hakikati kibir ile yalanlamak, ayrıca bunda ısrarcı olarak son nefesi vermek, kulun cennete kabulünün Allah katında imkansızlığına delalet eder (bunun mümkün hale gelişi devenin iğne deliğinden geçmesi mesabesindedir. Ancak en son hüküm Allah’ındır).

Allah, kullarına aslında ancak ve ancak güçleri nispetinde vazife yüklemektedir. Bu sebeple herhangi bir kuluna O’nun emirlerine uymamak ve yasaklarından da sakınmamak hususunda herhangi bir mazeret kalmamaktadır.

Ayette cennet ehlinin kalplerinden kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız denmekte, öyleyse kin ve nefret beslemek insan kalbi içerisinde yer alan en yoğun, en tabi ve en habis haldir.

İnsanoğlunun Allah’tan gayri olan bu dünyaya kendilerini ve gönüllerini fazlaca kaptırmalarına ek olarak, materyali elde etmek için biteviye yırtıcı çabaları neticesinde evde, sokakta, hülasa topluluk oluşturduğu ve birbirlerine katlanmak zorunda oldukları her yerde öfke patlamaları geçirmelerine ve canileşmelerine şaşmamak gerekir.

Cennet ve cehennemlikler arasında yüksekçe bir yerde kalmış (A’raf), bekletilmekte olan, cennet ehline katılmak için yakaran, cehennem ehliyle beraber olmamak için dua eden bir zümre daha vardır. Bu zümrenin sevabı günahına denktir. Dolayısıyla onlar için Allah’ın takdir ettiği bir süre beklemek vardır. Bu sürenin sonunda Allah’ın affına nail olarak onlar da cennete gireceklerdir.

Inkar edenlerin ve inkar hususunda ileri gidenlerin hepsi de hangi devirde olurlarsa olsunlar, kitapta haber verilen hakikatlerin tevil olmasını, yani aleni şekilde gözleri önünde zuhur etmesini dilemekteler. Ancak o gün geldiğinde olacakları görmenin bir anlamı olmayacağından, dolayısıyla bu görüş ve bu kavrayışlarının kendilerine bir fayda da vermeyeceğinden, hemen hepsi de gafil kalmaktadırlar.

Çünkü mümin ve müminelerden beklenen, tevil olunmadan, yani gayb perdesi kendilerinden kalkmadan, kalplerine düşen bir iman ve işleyecekleri salih amellerdir.

Her hayrın gizli yapılmasının makbul olması gibi, Allah’a yalvarış ve yakarışların da gizli bir surette O’ndan korkarak ve O’ndan rahmet umarak yapılması gerekmektedir. Makbul olan budur.

Allah’ın dilemesiyle rüzgarların bulutları itişleri, onları kurak bir araziye yönlendirilişleri, bulutların orada karar kıldırılıp rahmet vesilesi olarak kurak bir memleketin toprağını sulaması ve bu rahmet ile topraktan nebatat ile türlü meyvelerin çıkartılması gibi olacaktır.

Ölülerin topraktan çıkarılışları nasıl ki toprağı verimli olan bir araziden has, verimsiz olandan ise bed nebatat çıkar ise, mümin ile münafık arasındaki ayrım da bu özün muhteviyatı neticesindeki nüanstan kaynaklanmaktadır.

Asıl kavrayışın ve asıl bilmenin Allah’tan geldiği muhakkaktır. İnsanlar çalışarak ilim talep ederek o ilmin sadece zerre düzeyindeki bir suretini elde etmektedirler.

Peygamberler Allah’tan vahiyle gelenleri tebliğ ederken, ekseriyetle yalancılıkla, ayrıca akılsızlık ve beyinsizlikle itham edilerek hakarete uğramışlardır.

Hakaret ile kendilerini küçümseyen bu gafil zümreler, bu peygamberlerden genellikle kendilerine bir mucize ile delil getirmesini istemişler, inanışlarını gelecek o mucizeye şart koşmuşlardır. O mucize Allah’ın dilemesiyle kendilerine gösterilince de, topluluk içerisinde pek azı boyun eğip iman ile şereflenmişlerdir. Kalan çoğunluk ise, gerçeği gördükleri halde, önceden yalanladıkları hakikatleri sırf gururlarından ve sözlerinde durmamak (yalancılık) hasletlerinden ötürü yine de inkar etmişlerdir.

Hakikatlere baş kaldıranların, kulların kibirden kurtulup acziyetlerini Allah’a ve kendilerine ayan etsinler diye, yoksulluk ve darlık ile sıkılacağı bildirilmiştir. Buna mukabil rahmet eseri gönderilen bolluğun neticesinde kulların unutkanlık ve gaflet ile yeniden kibire dönüşleri, isyankar tavır sergilemeleri neticesinde azaba düçar oldukları da belirtilmiştir.

Böbürlenenleri, nefislerine ve şeytana uymakta ileri gidenleri, peygamberlerin uyarılarına kulak tıkayanları, kalplerini mühürleyerek inanmaktan, dolayısıyla düşünmekten, ayetleri anlamaktan ve onlarla amel etmekten alıkoyacağını belirtmiştir.

Allah, hülasa böylelerinin doğru yolu apaçık görseler bile o yoldan gitmeyecekleri belirtilmiştir. Buna mukabil Allah da böyle davranan toplulukları ya hemen şiddetli azap ile cezalandırmak suretiyle ya da onlara belirlenmiş bir mühlet verip kendilerine müreffeh bir hayat yaşatarak, azgınlıkta hudutsuzluk gösterdikleri bir vakit ansızın (geceleyin veya kuşluk vaktinde) yakalayarak helak etmiştir.

Hz. Musa (kekeme yahut dilinde pelteklik olması sebebiyle) hitabet hususunda kendisine yardımcı olarak gönderilen kardeşi Hz. Harun peygamber ile birlikte, hem dönemin Mısır’ın hükümdarı firavun ile kavmini tevhid dinine davet etmiş, hem de vaktiyle Mısır’a hazine yetkilisi olarak tayin edilmiş olan Hz. Yusuf’un kendilerine önayak olması ile Hz. Ya’kub (ki kendisi Hz. Yusuf’un babasıdır) ile beraber Filistin’den Mısır’a göçmüş bulunan ve zaman içerisinde Mısır halkı ve sonradan gelen firavunlar tarafından parya sınıfı olarak görülüp ağır işlerde istihdam edilerek zulüm ve işkence altında ezilmiş israiloğullarını kurtararak onları yeniden Filistin’e geri götürmeyi firavunun kendisine teklif etmiştir.

Allahutaala, gerek israiloğullarına, gerekse onların üzerinden tüm ademoğluna seslenmiş ve kıyamet günü hesap vaktinde yarattığı sapkın yol izlemiş kullarının ekserisinin O’nun huzuruna, dünyada iken tuttukları tarikatlerinden ötürü “biz babalarımızdan böyle gördük” şeklinde bir savunma ile geleceklerini evvelce bildiğinden, yarattığı/yaratmakta olduğu/yaratacağı tüm kullarını bir rivayetle ezelde (varlık alemi yaratılmazdan evvel ruhlar halkedildiğinde), diğer rivayetle ise henüz ana rahminde iken (cenine ruh üfürüldüğünde) “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diyerek sorguya çekmiş, bunun üzerine ise ademoğlunun kendilerinden “evet (buna) şahit olduk” şeklinde şahitlik almıştır.

Allah, dilediği kimselere manevi mertebeler verir. Lakin lutfedilen bu payeler, esasında liyakat sahibi olmayan nefislerde de vücut bulabilir. Neticede hidayetin ardından dünyaya meyil etmek, şeytanın önderliğinde heva ve hevesler peşine düşmek vaki olabilir. Bu, peygamberler dışında kalan her kişiye mahsus olabilecek tehlikeli bir haldir.

Peygamberler ise Allah’ın lütfuyla hidayeti, istikameti doğuştan şekilde bulduktan sonra, sapkınlıktan ve tevhid akidesini kaybetmekten kati olarak korunmuş nadide şahsiyetlerdir.

Onun dışında kalan, nefis taşıyan, gerek cinlerden, gerek insanlardan olan her varlık, yaşadığı müddetçe, kendilerine Allah tarafından bahşedilen dereceleri tümden kaybedip sıradanlaşmak, hatta ve hatta dereke elde edip aşağının aşağısına evrilmek tehlikesi ile karşı karşıyadır.

Kendisine hidayet verildikten sonra sapkınlığa düşen nefsin bu durumu “kelb her vakit kelbtir” şeklinde misal ile açıkça izah edilmiştir. Bu sebepledir ki mümin, kendisinde Allah’ın lütfu sebebiyle keramet nevinden bazı emareler görünse bile, asla oldum, asla piştim dememelidir.

Hidayeti elde ettikten dereceye vakıf olduğuna dair emarelere yakin olduktan sonra, şükretmeli ve bu yüce emaneti yürekte muhafaza edebilmek, kaybetmemek hususunda nefsinin bayağılığından her daim Allah’a sığınmalıdır.

Allah bildiriyor ki “insanlar ve cinlerden pekçoğunu cehennem için yaratmışızdır”. Bu ifade, kul nezdinde bir imkan eşitsizliği şeklinde yanlış anlaşılmalara müsait olsa da, aslında durum öyle değildir.

Devamında Allah, “cehennem için yarattık” dediği kimselere de tastamam şekilde kalp, göz ve kulak nimetlerinin verildiğini, lakin bu nimetleri layıkıyla kullanmak hususunda onların yetersiz kaldıklarını/kalacaklarını, bu sebeple azabın, dolayısıyla cehennemin onlar için doğal bir sonuç olduğunu/olacağını bildirmiştir.

Allah bu hususta der ki “Kalpleri vardır onlarla kavramazlar, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler”.

Antr parantez belirtmek gerekir, Allah zaman ve mekan kavramlarından izaledir, münezzehtir. Bu kavramlar, içerisinde özellikle de zaman, biz yaratılanların nezdinde işleri yoluna koymak ve tayin etmek için insanoğlu tarafından uydurulmuş bir kavramdır.

Allah için bugün, dün, yarın hepsi aynıdır. Onun için öncesi veya sonrası diye bir durum söz konusu olmadığı gibi, hiçbir an yoktur ki Allah o anda olmamış olsun. Bu yüzden yaratılmışların yakın-uzak, geçmiş, şimdiki zaman veya yakın-uzak gelecek diye sınırladıkları cüzi zaman aralığının tamamındadır Allah.

Dolayısıyla bizim yaşayarak ömür tüketerek ancak varıp öğreneceğimiz menzilleri, olaylar ve durumlar karşısındaki tutumlarımız (yani amellerimiz) ile ömrümüzün sonunda karşılaşacağımız akıbetimizi önceden bilmektedir Allah.


  4 Ocak 2026  |


içerik yazarı:   admin (yazar profili)

içerik yayın tarihi:   23 Aralık 2024

bu içerik ilgini çekti mi?

0 / 0


0 0 Oy-lar
Article Rating
Abone ol!
Bildir:  
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle